
Albert Camus Sifiyos Söylemi’nde müthiş bir tespit yapar:
“Bir insanın yazgısı, onu sürükleyen alışkanlıkların toplamıdır.”
Etimolojik entegrasyonumuz bizi bazı zorluklara çok erken yaşlarda hazırlar. İş ve/veya akademik kariyer seçimi önemli ilk kırılma noktasıdır. İş hayatına atılan ilk adımlar, heyecanlar, korkular…
Amaç sadece ekonomik refah, ayakta kalabilmeyi başarma mı? Elbette tek başına öyle değil! İnsan yaratılış fıtratı gereği değişken bir varlık zira girdiği kalıbın şeklini kusursuz alır. Bu yazımda sizlere biraz iş yaşamımızdan çalışan psikolojisinden bahsetmek istiyorum. Her birimiz bir alanda çalışıyoruz. Çalıştığımız, ürettiğimiz yerlerde uzun zamanlar geçiriyoruz.
Peki psikolojimiz nasıl, iyi miyiz?
İş yerlerinde çoğu şey görünürdür. Masalar dolu, toplantılar yoğun, hedef tahtaları sıralıdır! Görünmeyen ise çalışanların ruh hâlidir. Kimse yüksek sesle söylemez ama birçok insan işe yalnızca “bedeniyle” gelir; zihni ve duyguları ya geldiği evde ya da alternatif denizinde kendine uygun bir koy bakmaktadır!

Çalışan psikolojisi denildiğinde akla ilk gelen genellikle “motivasyon” kelimesidir ki beni inanılmaz rahatsız etmektedir! Çünkü eksik bakılmakta. Sorun motivasyon eksikliği değil kardeşim sorun “anlam” yitimidir.
Zaten günümüzde insanlar neden isteksiz olduklarını bile tam olarak açıklayamıyor! Sadece yorulduklarını, hevessizliklerini ve daha kolay kırıldıklarını düşünüyorlar/düşünüyoruz.
Şaşaalı (modern) çalışma hayatı, çalışandan sürekli daha fazlasını isterken ona ne hissettiğini nadiren soruyor. Performans tabloları konuşuluyor, hedefler güncelleniyor, verimlilik tartışılıyor.
Ancak çalışanların kendilerini ne kadar değerli hissettikleri bu tabloların (içimden hep demek geliyor) ama çoğu zaman dışında kalıyor.
Oysa dostlar bence psikoloji tam da burada devreye giriyor. Dünya sevgiden ibaret kardeşim! Çiçek bile sadece su ile yaşamıyor, bazen kendisi ile konuşulmasını istiyor!
Şunu net anlamak lazım. Çalışanlar kopmaz, sessizleşir. İstifa etmez ama artık fikirde üretmez. Konuşmak yerine dinlemeyi, hatta görünmez olmayı tercih eder. İşini yapar ama o işin bir parçası olduğunu hissetmez. Atalarımız boşuna mı demişler: “Marifet iltifata tabidir.”
Çalışan psikolojisini zorlayan bir diğer unsur da sürekli değişen hava, belirsizlik. Yarın ne olacağını endişesi, emeğinin karşılığını alıp almayacağı korkusu, yöneticilerinin adaletine kalması…Tüm bunlar insanın zihninde sürekli bir tetikte olma hâli oluşturuyor. Bu da zamanla meşhur “tükenmişliğe” dönüşüyor.
Belki de en çok gözden kaçan şey şu: İnsanlar sadece para için çalışmaz/çalışmamalı da zaten. Anlaşılmak, takdir edilmek ve yaptığı işin bir anlamı olduğunu hissetmek ister/istemeli. Bunlar eksikse, en iyi maaşı alsan ne olur.
Bir ton yukarı çıkayım ve bitireyim..
Bugün kurumların (patronajın) sorması gereken soru şudur: Çalışanlarımız neden daha az motive, daha az bağlı ve daha sessiz?
Belki de cevap, onları daha fazla motive etmeye çalışmakta değil; daha fazla dinlemekte ve teşekkür etmede saklıdır. İnsan bazen işinden değil, hissettirilenden yorulur.
Vesselam…




