Sezai Karakoç gibi bir üstat anlatabilirdi ve/veya yazıya dökebilirdi İstanbul’u… Aşağıdaki dörtlüğü ile yüceltip, mısralarıyla mest edebilirdi, öyle de yapmış nitekim.

Ey yedi tepesi yedi yıldızla tamam

Ey yedi burcu gökte yedi burca ilham

Ey şehitler, Ey sultanlar otağı

Ey ebedî muştu, Ey ilahî çağrı!

Bu mecrada yazmaya başlamadan önce şöyle bir diyalog geçmişti:

Sadece sektörü, ekonomi ve finansı değil; sanat, spor, tarih ve sair aktüel konuları da ihmal etmeyip yazmalısınız… Üzerinden çok geçmedi bu diyaloğun, nadide ziyaret köşelerimden olup ara sıra pazar sabahları güneşin doğuşunu karşıladığım Aşiyan’da gözüme takılan alaca bir martı bu diyaloğu hatırlatıp vaktidir şimdi der gibiydi…

Evet, bu sayıda (dilim döndüğünce) yaşamın her türlü döngüsünün olduğu, üzerine çağ açılıp çağ kapanmış; dimağ çatlatan şiirlere başlık olup divanlara sığmamış, aşık ile maşukun cem olduğu, gönülleri sürura erdirmiş belki de yer kürenin (izafi tabii) en muhteşem şehri– İstanbul’dan bir nebze bahsetmek istedim!

Dünya tarihinin keşfi elbette asırlar öncesine dayanıyor. Her geçen gün farklı bir coğrafyadan “daha eski” kelimesi kendini güncelliyor! İnsanlığın yerleşik hayata geçme çabaları, medeniyetin izlerini toprağa kazıdığı o kadim devirler gün yüzüne çıkıyor…

İşte o devirlere ayrılan tarihin en eski yerleşim yerlerinden biridir şehri İstanbul… Kaç ırka ev sahipliği yapmış? Her gelen bir isim vermiş. Byzantion demişler, Augusta Antonina demişler, Konstantinopolis demişler, Dersaadet, Asitane, Islambol, ve nihayet İstanbul…

Kulağı ile duyup gözüyle gören her insan buranın mutlaka kendilerine ait olması gerektiğini fısıldayıp göstermiş etrafa.

Nitekim, en başından bugüne kadar hep istenmiş, hep kovalanmış. Daima kendi kontrolünde kalacak, kalmalı hissiyatıyla savaşlara, aşklara ve divanlara konu olmuş. Fiziken fetheden her topluluk, kendilerine ait hissettikleri bu güzide şehri, en güzel hünerleriyle işleyip eserlere dönüştürmüş ve tarihin, medeniyetin beşiği haline getirmiştir.

Mesela Antik Yunan… Byzantion’u kuran Megaralılar, bu şehri Boğaz’ın incisi yapmış…Roma İmparatorluğu… 330 yılında Konstantin tarafından imparatorluğun başkenti yapılınca, bu şehir artık “Yeni Roma’dır” denilmiş…

Bizanslılar, Ortodoks Hristiyanlığın merkezidir deyip Ayasofya gibi abidevi yapılarla taçlandırmışlar… Ve sonra, Sultan Mehmet… Fethiyle bir çağı kapatıp bir çağ açtığında, bu şehir İslam’ın ve Türk milletinin en kıymetli mührüdür deyip yakın çağa ışık yakmıştır.

Tabi İstanbul’u sadece Müslüman Türk tarihi ve edebiyatında anlamak, arayıp okumak eksik kalır. Zira bu şehir İslamiyet’in doğuşundan önce de birden fazla millete ev sahipliği yapmış bir şehirdir! Persler, Romalılar, Bizanslılar…

Belki de milletimizin konargöçer hayatına “yerleşik” düzen getirmiş, devlet kültürünün çınarlaştığı ilk şehirlerdendir İstanbul. Çünkü bu şehir, sadece yerleşilmekle kalmamış, milletimizi sarıp sarmalamış; kültürünü, sanatını, musikisini ve mimarisini şekillendirmiştir.

Divan edebiyatının çatısını bu şehrin sokaklarında gezinirken kurmuşuz. Mimar Sinan, sanatının ahengini bu şehirde bulmuştur. Yahya Kemal’in mısralarına İstanbul’un ezanları, martıları ve taşları ilham vermiştir!

Talha Uğurluel’in dediği gibi: “Bir şehir sadece taşlardan ibaret değildir; yaşanmışlıklarıyla, uğrunda dökülen gözyaşlarıyla, alınan dualarıyla, içinde yankılanan ezanlarıyla yaşar.”

Bu nedenle İstanbul bir şehir değil; bir hafızadır, kalptir, ruhtur.  Belki de insanın kendine benzediği yerdir. Her dönemin ve her milletin kendini içinde bulduğu bir ayna gibi. Roma ve Bizans’ın görkemini, Osmanlı’nın ise inancını ve zarafetini taşır üzerinde.

Bugün bile Kadıköy’den Eminönü’ne geçerken yaslanırız göğsüne; Bizans saraylarının temelleri üzerinde yürürken bir bakarsınız Kanuni’nin sesi duyulur Gülhane’den.

Elbette naçizane yarım türkçemle bu yazı, İstanbul’un tamamını anlatmaz, anlatamaz da zaten. Çünkü bu şehir, her anlatıldığında biraz daha derinleşir.

Yürüdüğünüz her sokakta başka bir hikâye çıkar karşınıza. Her iskelede başka bir ayrılık, her camide başka bir dua yankılanır.

İşte o yüzden İstanbul şiire gazele değil, sadece gönüllere sığar!

Gelecek sayıda görüşmek üzere…

 

Harun Yerlikaya
Çiftçi bir ailenin üçüncü çocuğu olarak, ülkemizin tarihi ve kültürel zenginlikleriyle ünlü şehri Konya’da dünyaya geldi. Selçuk ve Anadolu Üniversitelerinde Kamu Yönetimi ve Siyaset ile İşletme ve Hukuk alanlarında eğitim aldı. 2007 yılında İstanbul’da başlayan iş hayatı, farklı sektörlerde kazandığı tecrübelerle şekillendi ve yönetici pozisyonlarında ilerledi. Beş yıl önce, X Koren Electric ile başladığı yolculuk ise her geçen gün başarı ve özveri ile devam ediyor. Yoğun iş temposunun içinde, fırsat bulduğu vakitlerde ailesi ile birlikte doğada vakit geçirmekten keyif alan, hem bedenen hem de ruhen yenilenmek üzere sahilde ya da ormanda uzun yürüyüşler yapan, seyahat, spor ve müzikle ilgilenen, İstanbul’un bitmeyen tarihi ve kültürel zenginliklerini ihmal etmeyen birisidir. Genel olarak iş hayatı dışındaki uğraşları ki özellikle huzur bulduğu şeyleri yapmanın yaşam kalitesini artırdığına ve iş hayatındaki yaratıcılığını beslediğini inanmaktadır. Profesyonel ve kişisel yaşamında sürekli bir gelişim ve yenilik peşinde olan, kaliteli bir yaşam sürmenin ve sağlıklı bir şekilde yaşlanmanın yolunun bu şekilde olduğuna inanmaktadır.