
Yıllardır dikkatle sevip takip ettiğim (bana göre) ekonominin nabzını “hakkaniyet” dengesinde doğru yazabilen bir kalemdir, üstatdır Şeref Oğuz. Yazdığı yazılar sadece öğretmez, sorgulatır, düşündürür! Bu ayki yazıma kıymet verdiğim bu üstat ile giriş yapmamın nedeni kendisinin geçen gün yazdığı ve çok hoşuma giden “akıl açığı başka açıklara benzemez” başlıklı yazısı ile alakalı sevgili dostlar…
Şeref Hoca yazısında Sultan II. Beyazıt’a o dönem uzaklardan gemi yolu ile gelen bir iş başvuru mektubundan bahsediyordu. Kimdi bu mektubu yazan, merakınızı gidermek için kısa cevap vereyim: Leonardo Da Vinci…
Da Vinci iş başvurusunda: “Ben kulunuz, İstanbul’dan Galata’ya uzanan bir köprü yapmak isteğinizi, yapabilecek biri bulunamadığı için köprüyü yapamadığınızı duydum. Ben kulunuz nasıl yapılacağını biliyorum. Köprüyü bir bina kadar yüksek yapacağım. Çok yüksek olduğu için, üzerinden kimse geçmeye razı olmayacak. Öyle bir köprü yapacağım ki, yelkenleri fora olsa bile, bir gemi altından geçebilecek. İsteyenleri Anadolu kıyısına geçirecek bir asma köprü yapacağım. Allah inandırsın. Bu kulunuzun, hizmetinizde olduğunu bilin…” diyordu!

O gün koşullarını bugün değerlendirmeyi makûl görmem/görmeyelim fakat o dönem uzaklardan gelen bu başvuruyu hatırlamakta önemlidir kanaatindeyim! O gün bizim yerli/yeterli/yetkin ve nitelikli insanımız çoktu belki ama o projeyi hayata geçirecek teknik imkanlar ya da kim bilir cesaret eksikti. Peki bugün aynı yerde miyiz! Bugün hem nitelikli insan kaynağımız daha fazla hem de teknolojik altyapımız geçmişe kıyasla çok güçlü. Günümüzde “yapabilir miyiz?” değil, “neyi ne kadar yapmak istiyoruz?” sorgulanıyor.
Tabi daha önemli soru ve asıl mesele: Biz kendi Da Vinci’lerimize kıymet veriyor, fark edebiliyor/önceliyor muyuz? sorusudur…
Evet kafeteryalar dolu! Evet her dört gencimizden biri ne okulda ne işte! Evde hayalsiz oturuyorlar! Ama bu milletin fikir üreten, risk alan, hayal kuran, sınırları zorlayan gençleri de var. Ve azımsanmayacak kadarlar…Mesele, hayal eden tarafı teşvik edip evde ve kafede oturanları ayağa kaldırmak…
Peki akıl mı, para mı?
Bu soru yıllardır sorulur. Ama aslında cevapta belli: Akıl doğru kullanıldığında para onun peşinden gelir. Para, aklın yönettiği bir araçtır. Para sıfırlar bütünü ise akıl bu sıfırlar bütününe anlam/değer katan baştaki rakamdır aslında.
Akıl var kaynak var ama verimli kullanılmıyor. İnsan var ama doğru yerde değerlendirilip yönlendirilmiyor ise ne anlamı var!
İster özel olsun ister iş hayatımız olsun aklı önceleyen bir denge kurabilirsek, diğer parametreler gibi parada doğru yerde konumlanacaktır. O zaman “akıl mı, para mı?” sorusu da anlamını yitirecektir.
Bugün tarihin tozlu raflarında yerini almış o iş başvurusuda belki daha anlamlı hale gelecek…
Vesselam…




