Münevver mi, aydın mı?

İkisi Arasında Fersah Fersah Fark Var

Dil, bir milletin hafızasıdır. Doğru kelimeleri ve kavramları zihninde oturtamayanlar, doğru bilgiyi izleyemeyeceği gibi sanatın, bilimin ve hatta ticaretin de idealini üretemezler. Dilin önemi anlamak için konunun edebiyat  yahut felsefe olmasına da gerek yoktur.Şu anda okuduğunuz bu ihtisas yayınında dahi bilinmeli ki; kablo yada ampul üretmekle ışık üretilmez. Işığın fiziğini bilmek bile yetmez, ruhunu bilmek gerekir. Üreticinin münevveri de böyle olur.

Tıpkı bunun gibi, bir toplum da sadece fabrika bacaları tüttürmekle, ihracat rekorları kırmakla o millet yükselmez. Yükselişin münevverlerin irfanıyla döşenen bir zemini olmalıdır.

Kavramların Köklerine Yolculuk

Şimdi gelelim asıl meselemize.. Münevver ne demektir? Kökü “nûr”dan gelir. İçinde nur olan, kalbi ve aklı Hakk’ın nuruyla münevver olmuş insana denir. Bu, sadece okumakla, tahsille olmaz. Terbiye ile, irfan ile, o toprağın mayasıyla yoğrulmakla olur. Münevver, halktan kopmayan ama halkı da cehaletin karanlığından çekip çıkarmayı vazife bilen insandır. O, sadece kendi aydınlanmasını değil, toplumun irfanını dert edinir. Münevverlik bir meslek değil, bir meşrep; bir tahsil değil, bir hâldir.

Aydın kelimesi ise, modern dünyanın çocuğudur denilebilir. Kökü “aydınlık”tan gelir. Fizik ötesinden ziyade, fizik ötesiyle bağı koparılmış bir aydınlanmayı ima eder. Pozitivizmin, modernizmin ışığında parlayan ama çoğu zaman kalbi karanlıkta kalan bir profil. Aydın, Batı’nın “entellektüel”ine karşılık gelsin diye uydurulmuş, yerel köklerden ziyade evrenselci bir iddiayı taşır.

Münevver, vazifesini “irşad”da bulurken; aydın, vazifesini “tenvir”de, yani aydınlatmada bulur. İkisi de ışık verir ama birinin ışığı kandil gibi içten ısıtır, diğerininki floresan gibidir, soğuk aydınlatır. Münevverin nuru, kaynağını vahiyden, irfandan, gelenekten alır; aydının ışığı ise çoğu zaman akılcılıktan, bilimden ve moderniteden beslenir.

Münevver, aydın kelimesini de kapsayan ama onu fersah fersah aşan bir kavramdır. Aydın olmak için okumak yeter; münevver olmak içinse yoğrulmak gerekir. Aydın olmak için bilmek yeter; münevver olmak için hissetmek, yaşamak ve yaşatmak gerekir. Aydın, kürsüden konuşur; münevver, mecliste oturur, halleriyle ders verir.

Tek Kanatla Uçulmaz

Türkiye hangi alanda hamle yaparsa yapsın, sanayide, teknolojide, savunmada, ekonomide.. Münevverlerini yetiştirmeden, ve o münevverler de hak ettiği yeri görmeden, bütün bu ilerlemelerin hali tek kanatlı kuş misali olacaktır. Peki tek kanadınızı çırpmayla ne kadar uçabailirsiniz?

Geleceğimizin inşasında en önemli temelimiz gelecek biletimiz münevverlerimizdir. Onlar olmadan atiye çıktığımız her kat tatlı ama geçici bir sarhoşluk halidir.

Bugün teknoloji hamlelerimizle övünüyor, savunma sanayimizde dev adımlar atıyor, ihracat rekorları kırıyoruz. Peki ya bu kalkınmanın üzerine oturduğu zihni temel inşa edilmiş midir?

Başarılarımızla övünmek pek tabii hakkımızdır ancak bu sorunun yanıtına dair hazırlıklarımızı yapmadığımız sürece, maazallah bu başarılar bir sabun köpüğünden ibaret kalacaktır. Köpük parlaktır, göz alır ama elinizi sürdüğünüzde dağılır. Kalıcı olan, derindeki sudur; o da irfandır, hikmettir, münevverin mayasıdır.

Bir millet, potansiyel ışığını kalıcı şekilde yaymak istiyorsa, münevverlerinin en değerli ham maddesi olduğunu bilmek mecburiyetindedir.

Nasıl ki; bir ülke petrolüne, doğalgazına, madenlerine sahip çıkma mücadelesi veriyorsa; münevverine de en az o kadar sahip çıkmalıdır. Onlar, toplumun kalbidir. Kalp durdu mu, vücut ayakta gezse bile ölüdür.

Dört Çınar, Ortak Işık

Bu topraklar, öyle münevverler yetiştirdi ki her biri, kendi sahasında bir çınar gibiydi. Onların her biri, aydın olmanın ötesinde bir münevverlik timsaliydi:

Nurettin Topçu, isyan ahlakını ve Anadolu irfanını dava edinmiş bir münevverdi. O, sadece felsefe yapmadı; Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir isyanı ahlakla yoğurdu. Onun için münevverlik, mektepte okutulan bir ders değil, sokakta yaşanan bir davaydı.

Cemil Meriç, bu coğrafyanın pusulasıydı. Ona göre Türk aydını, “başkasının kavramlarıyla kendi ülkesinde muhacir olmamalı, irfan ve köklü bir tarih bilinciyle kendi kimliğini inşa etmeliydi“ ve haklıydı. O, münevverliğin ne demek olduğunu bize yeniden hatırlatan isimlerden biri oldu. Gözleri görmezken, ruhuyla binlerce kişiyi aydınlattı.

Halil İnalcık, “Tarihçilerin Kutbu” dediler ona.. Bilgiyi irfana dönüştürebilmesiyle, milletin hafızasını ortaya çıkarırken gösterdiği titizlikle, ilmini tevazuyla yoğurmasıyla tam bir münevverdi o.

Osmanlı’yı arşivlerden değil, ruhundan anlayan bir çınardı. Nice aydınlar geldi geçti, isimleri unutuldu gitti. Ama Halil İnalcık, sadece bildiği için değil, bildiğini milletin irfanına mal ettiği için hâlâ hatırlanıyor.

Oktay Sinanoğlu, sadece bir bilim adamı değil, Türkçe aşkıyla yanıp tutuşan bir münevverdi. “Türk Einstein’ı” dediler ona da ama o, asıl büyüklüğünü Batı taklitçiliğine karşı duruşuyla, Türkçe’nin bilim dili olabileceğini haykırmasıyla gösterdi. Kimya onun ilmiydi ama dava onun nefesiydi. İşte bu yüzden Oktay Sinanoğlu, bir “aydın”ın çok ötesinde, ilmini milletinin irfanına adamış bir münevverdi. Onu kaybettik ama bıraktığı dil aşkı ve bilim sevdası, genç nesillerin yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

Yaşayan Bir Münevver: İsmail Hakkı Aydın 

İsminde “aydın” kelimesini taşımasına rağmen,  bir bilim insanı olarak dünya çapındaki başarılarının yanı sıra şahsiyetiyle ve duruşuyla, o eski “münevver” mektebinin nadide bir varisidir. Onun çalışmaları, farklı disiplinlerdeki bilgisi ve kavrayış yeteneği, fikirleri, yazdıkları, yaşayışı bize gösteriyor ki; isimler değişse de, bu milletin çocuklarında bir cevher hep baki kalabiliyor.

İsmail Hakkı Aydın; modern zamanların karmaşasında, bir münevverin duruşunu ve derdini en güzel şekilde temsil ediyor. Bilinmelidir ki; onu önemli kılan şey, sadece bilgi birikimi değil, o birikimini bir hâle dönüştürebilmesidir. Kaleminde ve sohbetinde, o eski “nûr”dan bir ışıltı bulabiliyorsak ne mutlu bize..

Münevver Meselesi Bir Bekâ Meselesidir

Esasında münevverler yurdu olmak, bir kültür-sanat meselesi değil, beka meselesidir. Gençlerimizin önüne konacak rol modeller, onların ufkunu açacak rehberler, işte bu münevverlerdir. Onların kıymetini bilmeyen bir gelecek tasavvuru, köksüz bir ağaca benzer; ilk fırtınada devrilir.

Bugün bizim, aydınlardan ziyade münevverlere ihtiyacımız var. Çünkü aydınlar bize neyi, nasıl yapacağımızı söyler; münevverler ise niçin yapmamız gerektiğini de öğretir. Aydınlar yol gösterir; münevverler yol arkadaşlığı yapar. Aydınlar kürsüden seslenir; münevverler meydanda yürür.

Kelimeyi kaybetmek, manayı unutmaya gebedir. “Münevver” kelimesini lügatımızdan çıkardığımızda, onun taşıdığı irfanı, hikmeti, derinliği de kaybettik. Şimdi “aydın” diyoruz ama yetmiyor, yetmiyor, yetmiyor.. Çünkü aydın ile kast edilen mana, münevverin sadece bir yönü; oysa biz bütünü istiyoruz. Kandil istiyoruz, floresan değil. Nur istiyoruz, ışık değil. Münevver istiyoruz, aydın değil.

Aramızdaki çınarlara hürmet, ebediyete dönmüş olanlara rahmetle..Onları “yâd” değil, “istişare” edelim. Ve en önemlisi, geleceğimizi onların irfanıyla inşa edelim. Çünkü bir milletin geleceği, ancak münevverlerinin omuzlarında yükselir.

Nurşah SUNAY
1983 İstanbul doğumlu olan Nurşah Sunay aslen Of’ludur ? Elektrik Aydınlatma sektöründe reklam satışı, marka danışmanlığı, sektörel fuar hizmetlerine kadar olan tüm Satış-Pazarlama birikimini, 2010 yılında kurduğu Sektörüm Elektrik Aydınlatma Dijital Dergisi’ne taşıyarak sektöre önemli katkı sunan bir medya organı oluşturmuştur. Farklı disiplinlerde bilgi edinmeyi kişisel ilgi alanı olarak benimsemiş; Ekonomi alanında Sermaye Piyasası ve Menkul Kıymetler Borsası, Dinler Tarihi alanında İlahiyat ve Gazetecilik alanında Yeni Medya lisans ve ön lisans eğitimlerini tamamlamıştır. Evli ve 4 çocuk annesi olan Nurşah Sunay, tüm mesleki faaliyetlerini, Sektörüm Dergisi’nin Dijital Medya Direktörlüğünü de üstlenen eşi Serdar Sunay ile birlikte yönetmektedir.