
Artık dünyanın bambaşka bir zihinsel dönüşümden geçtiğini inkâr etmek mümkün değil. Bu sadece teknolojiyle, yapay zekâyla, enerjiyle ya da jeopolitikle sınırlı bir değişim değil; bu, düşünme biçimimizin, karar alma reflekslerimizin ve sorumluluk anlayışımızın kökten sarsıldığı bir kırılma. Ve evet, ticaret de, üretim de, iş dünyası da bu dönüşümün dışında kalamaz. Kalır sananlar, çoktan oyunun dışına düşmeye başladı bile.
Ama asıl mesele şu: Biz bu değişimin neresinde duracağız? Ya siz? Sürüklenen mi olacaksınız, yön veren mi? Belki de şöyle sormalıyız; aslında değişimin kurbanı mıyız, sorumlusu mu? Bugün yaşadıklarımız karşısında “zaman böyle”, “dünya buraya gidiyor”, “yapacak bir şey yok” demek işin en kolayı. Ama dürüst olalım; yalnızca değişmekle yetinenlerin, değişimi sorgulamayanların şikâyet etmeye ne kadar hakkı var? Eğer hiçbir soruya dokunmadan, hiçbir kuralı tartışmadan, yalnızca olan bitene uyum sağlamayı marifet sayıyorsak; yarın sonuçlar canımızı yaktığında hangi yüzle şikayetçi olacağız?
Madem bu hızın önüne geçemiyoruz _ki geçemiyoruz_ o zaman başka bir sorumluluğumuz doğuyor: Bu adaptasyonu sağlarken artık kuralları da biz belirlemek zorundayız. Oyunu izleyen değil, oyunu okuyan; kurallara bakan değil, kuralları koyan tarafta durmak zorundayız. Bu bir tercih değil, bir mecburiyet. En azından kararlılıkla yarına bakanlar için..
Şunu da cebimize koyalım; daha uzun zaman dünya çapında sürprizler görme ihtimalimiz yüksek. Üstelik bunların önemli bir kısmı “iyi sürpriz” kategorisine de girmeyebilir. Jeopolitik gerilimler, kırılgan ekonomiler, agresif ticaret politikaları, akıl almaz ve çoğu zaman aymaz kararlar… Özellikle ABD merkezli politikaların küresel ekonomiyi nasıl sarstığını hepimiz görüyoruz. Bunun etkileri enerjiye, elektriğe, aydınlatmaya, yani tam da bizim sektörümüze doğrudan yansıyacak.
Ama şunu net söyleyelim: Bunlar demoralize olmak için bir gerekçe değil. Buna hakkımız yok. Yorulamayız, yarıştan kopamayız, dağılamayız. Çünkü tam da böyle zamanlarda, kendimize değil birbirimize odaklanmamız gerekiyor. Kenetlenmemiz gerekiyor. Aynı masaya oturmayı, aynı hedefe bakmayı, aynı sorumluluğu paylaşmayı beceremeyenlerin ayakta kalma şansı yok.
En rahat olduğunuz günleri hatırlayın; size iyi hissettiren şey neydi? Tesadüf müydü? Şans mıydı? Hayır. Yanyana durmak, birlikte üretmekti; emekti, değerdi, inşa ettiğimiz işlerin arkasındaki umut dolu yürekti. Bugün zorlanıyor olabiliriz. Ama o emeğe sahip çıkmak, onu küçümsememek, hatta onun hakkını savunmak bizim ilk görevimizdir. Bu bir görev değil, açık söyleyelim, bir borçtur.
Sektörel olarak da artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı çoktan geldi de geçiyor:
Daha neyi bekliyoruz? Daha ne kadar başkalarının peşinden koşacağız? Daha ne kadar “trend böyle” deyip hizaya gireceğiz?
Kurallara bakmak yerine, kuralları koyacağımız zamanlara hâlâ gelmedik mi? Elektrik, aydınlatma, enerji… Bunlar sadece teknik başlıklar değil. Bunlar yaşamın altyapısı. Gücün, bağımsızlığın ve geleceğin dili. Bu alanlarda söz söyleyenler, aslında yarının dünyasında söz söyleyenlerdir. O yüzden vizyonu dar olanın mazereti çok olur; vizyonu geniş olanın bahanesi olmaz.
Bu yazı bir yakınma değil! Bir uyarı. Bir çağrı.
Eleştiriyor, sorguluyor ama moral bozmuyor. Çünkü moral bozmak kolay, omuzlamak zor iştir. Önümüzdeki bir yılı bir “motivasyon broşürü” gibi değil, bir sorumluluk rehberi gibi okumalıyız. Gerçekçi olacağız. Sert olacağız. Ama umutsuz olmayacağız. Çünkü bu kadar emeğin, bu kadar bilginin, bu kadar birikimin boşa gitmesine razı olamayız.
Ve Filistin Meselesi…
Konu ne olursa olsun, her yazının, her konuşmanın bir yerinde buraya mutlaka değinmek zorundayız. Çünkü zihinler çok tehlikeli bir şeye alışıyor. Açlıktan ölen, donarak hayatını kaybeden, bombalar altında kalan bebekleri ve çocukları kanıksamak… Bununla yaşamaya alıştırılmak… Buna izin veremeyiz. Bu, insanlığın en sessiz ama en ağır yenilgisi olur. Bizim yazılarımız, işlerimiz, sektör tartışmalarımız; bu utancı unutturmaya değil, diri tutmaya hizmet etmeli.




