Küresel ekonomi artık alıştığımız reflekslerle okunabilecek bir yapıdan çıktı. Eskiden ekonomik döngüler daha öngörülebilir, parametreler daha stabil, riskler daha hesaplanabilirdi. Bugün ise tablo tamamen değişmiş durumda. Enflasyon, faiz, büyüme ve işsizlik arasındaki klasik denge bozulmuş; yerine kırılgan, dalgalı ve ani yön değişimlerine açık bir sistem gelmiştir. Bu yeni ekonomik konjonktürde piyasayı anlamak, sadece veri okumakla değil, verinin arkasındaki kırılma dinamiklerini çözmekle mümkündür. Pandemi sonrası bozulan tedarik zincirleri, enerji fiyatlarındaki oynaklık, jeopolitik gerilimler ve merkez bankalarının agresif faiz politikaları, küresel ekonomiyi lineer bir yapıdan çıkarıp reaksiyonel bir zemine taşımıştır.

Artık bir karar, bir kriz ya da bir açıklama piyasada zincirleme etki yaratabilmektedir. Bu nedenle işletmeler açısından en büyük risk belirsizlik değil, belirsizliği yönetememektir. Çünkü yeni dönemde riskler tahmin edilmez, tetiklenir. Türkiye ekonomisi bu dönüşümün tam merkezinde yer almaktadır. Bir yandan büyüme ihtiyacı, diğer yandan enflasyon baskısı, işletmeleri çift yönlü bir sıkışmışlık içinde bırakmaktadır. Maliyetlerin sürekli artması, özellikle üretim odaklı sektörlerde ciddi bir baskı yaratırken; finansmana erişimin zorlaşması işletmelerin nakit akışını yönetmesini her zamankinden daha kritik hale getirmiştir. Kur hareketleri ise çift taraflı bir etki yaratmaktadır. İhracatçı için fırsat, ithal girdiye bağımlı işletmeler için ise ciddi bir risk unsuru haline gelmiştir.

Bu noktada piyasada en net görülen gerçek şudur: Artık mesele kâr etmek değil, sürdürülebilirliği sağlayabilmektir. Ancak sürdürülebilirlik, pasif bir bekleyiş değil, aktif bir yönetim sürecidir. Çünkü aynı ekonomik koşullar altında bazı işletmeler küçülürken, bazıları büyümeyi başarabilmektedir. Bu farkın kaynağı ekonomi değil, yönetim becerisidir. Sektörel bazda bakıldığında ise homojen bir krizden bahsetmek mümkün değildir.

Tekstil ve hazır giyim gibi sektörlerde talep daralması ve maliyet baskısı aynı anda hissedilirken, gıda ve temel tüketim alanlarında daha dirençli bir yapı görülmektedir. Teknoloji ve savunma sanayi gibi alanlar ise bu dönemi fırsata çevirebilen sektörler arasında yer almaktadır. Bu durum açıkça göstermektedir ki krizler herkesi eşit etkilemez; ancak hazırlıksız olanı hızla sistem dışına iter. İşletmelerin en büyük yanılgısı, yaşanan sorunları dış faktörlere bağlayarak iç yapıyı göz ardı etmeleridir. Oysa piyasalardaki daralma çoğu zaman işletmelerin iç zafiyetlerini görünür hale getirir. Bugün birçok işletmede raporlama yapılmakta ancak analiz edilmemekte, stoklar tutulmakta ancak yönetilmemekte, satışlar gerçekleşmekte ancak kârlılık ölçülmemektedir.

Nakit akışı ise çoğu zaman kontrol edilmeden ilerlemektedir. Bu durum işletmenin çalıştığı yanılgısını yaratır; oysa gerçekte sistem kontrolsüz bir şekilde ilerlemektedir.

Ekonomik daralmalar işletmeleri doğrudan yıkmaz. Asıl yıkıcı olan, kontrol eksikliğidir. Bu nedenle yeni ekonomik düzende en kritik unsur veriye dayalı yönetim anlayışıdır. Artık sezgisel karar alma dönemi sona ermiştir. Veriyi okuyabilen, yorumlayabilen ve aksiyona dönüştürebilen işletmeler rekabet avantajı elde edecektir.

Bu konjonktürde işletmeler için öne çıkan en önemli başlıkların başında nakit akışı yönetimi gelmektedir. Kârlı görünen ancak nakit üretemeyen işletmelerin ayakta kalma şansı giderek azalmaktadır.

Tahsilat süreleri, ödeme planları ve likidite dengesi, stratejik yönetimin merkezine yerleşmiştir. Bununla birlikte stok yönetimi de kritik bir denge unsuru haline gelmiştir. Fazla stok, işletmenin nakdini kilitleyen bir yük; yetersiz stok ise satış kaybına yol açan bir risk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Maliyet yönetimi tarafında ise birçok işletmenin en büyük problemi şeffaflıktır. Hangi ürünün ne kadar kazandırdığı, hangi operasyonun ne kadar maliyet yarattığı net olarak bilinmemektedir. Bu durum, işletmeleri görünürde çalışan ancak gerçekte zarar eden yapılara dönüştürmektedir. Yeni dönemde bu belirsizlikle ilerlemek mümkün değildir.

Organizasyon yapıları açısından bakıldığında ise esneklik en önemli rekabet unsurlarından biri haline gelmiştir. Sabit gider yükü yüksek, değişime kapalı ve hantal yapılar, dalgalı ekonomik ortamda hızlı kırılma riski taşımaktadır. Buna karşılık daha yalın, hızlı karar alabilen ve adaptasyon yeteneği yüksek işletmeler, bu süreci avantaja çevirebilmektedir.

İçinde bulunduğumuz ekonomik dönem klasik anlamda bir kriz olarak tanımlanabilir; ancak daha doğru ifade ile bu bir eleme sürecidir. Piyasa, verimsiz yapıları sistem dışına iterken, doğru stratejiye sahip olan işletmeler için ciddi fırsatlar sunmaktadır. Bu süreçte bazı işletmeler sadece ayakta kalmayı başaracak, bazıları mevcut pozisyonunu koruyacak, bazıları ise bu dönüşümü kullanarak sektör liderliğine yükselecektir.

Asıl belirleyici olan dış koşullar değil, işletmenin bu koşullara verdiği tepkidir. Çünkü ekonomi herkes için aynı olabilir; ama sonuçlar asla aynı değildir. Ve bu yeni dönemde tek bir gerçek var: Piyasa zor olabilir… ama doğru yönetilen işletme için en büyük sıçrama zemini tam da bu dönemdir.

Sibel Arslan
İktisatçı, Mali Analist Sibel Arslan, 1965 İzmir doğumludur. 1986’da DEÜ İktisat Bölümü’nden mezun olmuş, 1988’de Milli Aydın Bankası'nda müdürlük yapmıştır. Özel sektörde Finansman Müdürü olarak çalışmış; finans, muhasebe ve iç denetim alanlarında uzmanlaşmıştır. 1994’te Türkiye’nin ilk kadın mali müşavirlerinden biri olarak Arslan Mali Danışmanlık’ı kurmuş, ulusal ve uluslararası birçok projeye liderlik etmiştir. Faaliyetlerini ARSGROUP çatısı altında sürdürmektedir. Muhasebe revizyonu, iç denetim, dijital dönüşüm ve kurumsal danışmanlık konularında uzmandır. Aynı zamanda köşe yazarı ve kadın girişimciliği mentoru olarak da aktiftir.